1 Mayıs İşçi Bayramına Özel Filmler

Bugün 1 Mayıs İşçi Bayramı. Tüm emekçilerin bayramı kutlu olsun.

Stachka (Strike, Sergei M. Eisenstein, 1925)

Devrim öncesi Rusyası’nda geçen, Sergei M. Eisenstein’in bu ilk uzun metrajlı filmi, çalışma koşullarından memnun olmayan fabrika işçilerinin gerçekleştirdikleri grevi altı bölüme ayırarak anlatır. Teknik ustalığının yanında, yaptığı bireyselliğe karşı kolektivizm vurgusu, Stachka’yı işçi sınıfına eğilen ilk filmlerinden biri olmanın ötesine taşıyıp, en etkililerinden biri hâline getiriyor.

“İşçiler Birleşin”: Maden

(Y: Yavuz Özkan O: Cüneyt Arkın, Tarık Akan, Hale Soygazi, 1978)

Kötü koşullarda işletilen bir maden ocağı, göçük altında kalan işçiler, koşulların iyileştirilmesi için mücadele eden devrimciler… Maden sahibi, işçileri yatıştırmak için göz boyayacak her yolu denerken, madenciler önce patronlarına sonra da bir türlü haklarını korumayan sendika ağalarına direneceklerdir. Her an ölüm tehlikesiyle burun buruna çalışan madenciler, filmin finalinde “İşçiler birleşin” sloganıyla bir araya gelirken, “Maden” Altın Portakal’da En İyi Film Ödülü’nü aldı. Kütahya Tunçbilek’te çekilen filmde işçiler ve yöre halkı da rol aldı. Başrol oyuncularından Tarık Akan bu filmle birlikte yakışıklı salon erkeği tiplemesinden uzaklaşıp politik filmlere yöneldi.

Modern Times (Charles Chaplin, 1936)

Büyük Buhran döneminde yaşanan sınıf mücadelesini mizah ve eleştiri dozu bir an olsun düşmeden perdeye yansıtan bu Charles Chaplin klasiği, efsaneleşen açılış sekansından itibaren modern endüstrinin altını oyarak başlar; yaşanan onca şeyin sonunda mücadelenin, direnişin ve dayanışmanın olduğu her yerde umudun da elbet yeşereceği vurgusuyla sona eder.

Gazap Üzümleri (The Grapes of Wrath)

ABD’de Büyük Buhran yıllarında fakirleşen Oklahomalı bir aile, doğup büyüdükleri Dust Bowl bölgesinden kuraklık, işsizlik ve ekonomik kriz nedeniyle ayrılmak zorunda kalır. Joad Ailesi, mevsimlik işler için çareyi Kaliforniya’ya gitmekte bulurken, yalnız değildir. Kaliforniya yoksullukla mücadele eden binlerce kişi için de bir kaçış durağıdır. John Steinbeck’in aynı adlı romanından John Ford’un sinemaya uyarladığı film, en iyi edebiyat uyarlamaları arasında sayıldı ve ABD Ulusal Film Arşivi’nin korunma altına alınması gereken filmler listesine girdi. Roman defalarca sinemaya uyarlanırken bu versiyonu iki kategoride Oscar kazandı.

İki tarafa da yaranamayan film: Her Şey Yolunda (Tout Va Bien)

Çalıştığı radyonun Fransa muhabiri Suzanne ve eskiden Yeni Dalga’nın önemli yönetmenlerinden kocası Jacques bir sosis fabrikasına, fabrikanın müdürüyle röportaja gittiklerinde bir sürprizle karşılaşırlar. Grevdeki işçiler fabrikayı işgal edip müdürü rehin almıştır. Ama bu direnişten işverenleri de, sendika da memnun olmayacaktır. Fransız sinemacılar Godard ve Gorin bu filmde sol rüzgârların estiği 1968’ten birkaç yıl sonra, sınıf çatışmasına odaklanırken politik açıdan Marksist, biçemsel olarak da Brecht’çi bir yapı kurdu. Film güçlü bir kapitalizm eleştirisi yaparken, işçilerin beklentilerini karşılayamayan sol örgütleri de aynı sertlikte eleştiriyor. Bu yüzden de gösterime girdiğinde hem sağın hem solun tepkisini çekti.

Türkali’nin kaleminden: Karanlıkta Uyananlar

Babasının ölümünden sonra boya fabrikasının başına geçen Turgut, işleri eline yüzüne bulaştırır ve fabrikayı yabancı sermayeye kaptırır. Turgut’un teknisyen arkadaşı Ekrem ise, başta onunla gezip tozarken, zamanla işçilerin safına geçecek ve ait olduğu yeri bulacaktır. Türkiye’de 1960 sonrasında değişen ekonomik ve siyasal yapıyı sınıf kavramıyla irdeleyen Karanlıkta Uyananlar, ilk işçi-sendika-grev filmi olarak Türkiye sinema tarihine geçti. Vedat Türkali’nin senaryosunu yazdığı ama o dönemde sansürden geçmediği için isminin çıkarıldığı film, dönemine göre epey esaslı bir burjuva sınıfı ve kapitalizm eleştirisi özelliği taşıyor.

Tohumlar Yeşerince (Germinal)

Etienne Lantier makinist şefliğinden kovulunca Montsou’ya gelir ve yaşlı madenci Maheu ile tanışır. Sosyalist Lantier, 13 ayını madende geçirir ve bu sırada işçileri kötü çalışma koşullarına karşı bir araya getirip örgütlemeye karar verir. Émile Zola’nın aynı adlı romanından 1993’te uyarlanan Germinal, 1860’larda kuzey Fransa’da, uzlaşmaya yanaşmayan maden işçilerinin şiddetli ve gerçek grev öyküsüne odaklanıyor. Bugüne kadar beş film, iki de TV uyarlaması yapılan Germinal, Zola’nın kaleme aldığı dönemde de heyecanla karşılandı ve işçi sınıfı arasında önemli bir yer tuttu. Hatta Zola’nın cenazesinde toplanan işçiler “Germinal! Germinal!” diye bağırdı.

Kızgın Fırınların Saati (La Hora de los Hornos)

“Şimdi kızgın fırınların saati, hadi alevlerin ışığından başka hiçbir şey göremesinler…” Che Guevara

Avrupa auteur sinemasına karşı siyasal Üçüncü Sinema’nın görsel manifestosu niteliğindeki üç bölümlük belgesel, Amerikan emperyalizmi ve Arjantin’deki aristokrasiyi eleştirirken, sosyalist devrimin önemli simgelerinden birine dönüştü. Solanas ve Octavio Getino 1968’de çektikleri bu filmde Arjantin’deki yeni sömürgecilik dönemine odaklanırken, elbette işten çıkarmalara ve ağır şartlarda çalışmak zorunda kalan işçilere de kameralarını çevirdi.

Bereketli Topraklar Üzerinde

Orhan Kemal’in 1954’te yazdığı aynı adlı romandan uyarlanan filmin senaryosunu başta Mahmut Tali Öngören yazdı. Erden Kıral’ın beğenmemesi üzerine, oyuncu Tuncel Kurtiz senaryoyu elden geçirdi. Kıral 1979’da sıkıyönetimce yasaklanan filmin izini 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi döneminde kaybetti. Yapımcılardan Nurettin Sezer negatifleri korumak için İsveç’e götürdü. Film, negatiflerin bulunmasının ardından yeniden gösterime girdi. Çukurova’ya gelip ağır şartlar altında çalışan Köse Hasan, Pehlivan Ali ve Yusuf adlı üç arkadaşın başından geçenleri anlatan film, işçilerin yaşadıkları haksızlıklara odaklanıyor.

Güneşli Pazartesiler (Los Lunes al Sol)

“İki yoldaş yolda karşılaşmışlar. Biri demiş ki: Bak komünizm hakkında söylenen her şey yalanmış. Diğeri ise şöyle demiş: Evet ama daha kötüsü de kapitalizm hakkında da söylenen her şey doğruymuş.” İspanya’nın liman kenti Vigo’da işten çıkarılan altı tersane işçisinin öyküsünü anlatan Güneşli Pazartesiler, kapitalizmin sonuçlarına, sömürüye ve işçi sınıfının sorunlarına merceğini çevirir. Hiçbir karakteri merkeze almayan filmde aynı kaderi paylaşan milyonların öyküsü masaya yatırılır.

İşte Özgür Dünya (It’s A Free World)

İşçi dostu Ken Loach, bu filminde 10 yıldır dönemlik işlere girip çıkan, kıt kanaat geçinen 30 yaşındaki mağdur anne Angie üzerinden göçmen işçilerin sorunlarını perdeye taşıdı. Boğazına kadar borçlanan Angie bu durumdan kurtulmanın yolunu göçmen işçilere iş ve barınak sağlamakta bulur. Onların komisyonlarını cebe indirirken, yasadışı pek çok işe de bulaşır. İşçilerin sırtından kazandığı paralarla zenginleşen Angie, adeta kapitalist bir canavara dönüşürken, Loach da İşte Özgür Dünya’da sıkı bir sistem eleştirisinden geri kalmaz.

Zerre

Zerre’de gerçek fabrika mekânına ve işçilere yer veren yönetmenin bu ilk filmi, son dönem Türkiye sinemasının mesafeli durduğu geçim derdine ve işsizlik meselesine odaklandı. Zeynep, çalıştığı tekstil atölyesinden kovulunca, annesine ve hasta kızına bakmak için evinden epey uzakta, şehir dışında haftalık yevmiye ile çalışmaya başlar. Belediyede kadrolu bir işin hayalini kuran genç kadın, artık gayriinsanî koşullarda çalışıp barınmak zorundadır. O ve ailesi hayat mücadelesi verirken, Zeynep birileri için hep istismara açık ve yeri doldurulabilecek bir işgücünden ibarettir.

Norma Rae

Norma Rae’nin sıradan hayatı kasabaya gelen New Yorklu sendikacı Reuben Warshowsky ile tanışmasıyla değişir. O, artık örgütlü mücadeleye katılmaya karar vermiştir. Gecesini gündüzüne katarak işçilerin hakları için mücadele edecektir. Norma’nın politik bilinçlenmesiyle değişen hayatına odaklanan film, Crystal Lee Sutton’ın gerçek yaşam öyküsünden uyarlandı ve ABD’nin güneyinde küçük bir kasabada yaşayan bir fabrika işçisi kadının hikâyesini beyaz perdeye taşıdı.

Demiryol

“Demirin soğukluğu ve sertliği, döşendiği yerdeki bitkileri öldürüp, çiçeklere yaşama şansı tanımazken; bazı çiçekler bu demirlere inat, rayların arasından yeşermekte hâlâ. Direnmenin azmiyle.”

Demiryolu inşaatında çalışan işçilerin sermayeye karşı direnişini anlatan film, çekildiği dönemde Türkiye’deki toplumsal ve siyasal durumun aynası gibiydi. Devrimci mücadelenin ivme kazandığı 1970’lerde işçilerin grevini ve siyasi fikir ayrılıklarını anlatan konusuyla o sene sansüre takılan üç filmden biriydi. Hatta bu durumu protesto eden sinemacılar, filmlerini yarışmadan çekerek 1979’da Altın Portakal’ın yapılamamasına vesile oldu. Yapılamayan yarışma 2011’de Geç Gelen Ödüller başlığı altında, o dönemin jürisi ile yeniden değerlendirildi ve bu sayede “Demiryol” Antalya’dan dört ödülle döndü.

İşçi Sınıfı Cennete Gider (La Classe Operaia Va In Paradiso)

Lulu Massa, patronları tarafından sevilen, tam da kapitalist düzenin aradığı bir işçidir. Bu yüzden de arkadaşlarıyla arası pek hoş değildir. Aynı fabrikadan arkadaşı bir gün, “Yatağında ölmeyeceksin, bu fabrikada öleceksin” dediğinde “Ne fark eder ki!” diyecek kadar kendine yabancılaşmıştır. Ama bir gün parmağını kaybedince gerçeklerle yüzleşir ve giderek politikleşir. Hatta önceden küçümsediği Maocu öğrencilerle ilişkiye geçip işçi grevinin liderliğini üstlenir.

Barselona’nın arka sokakları: Biutiful

Barselona’da parlak vitrinlerle dolu ışıltılı caddelerin turistlerce bilinmeyen arka yüzündeyiz. Burada insanlar “Beautiful”u dilleri döndüğünce “Biutiful” diye telaffuz ediyorlar. Yasadışı işlere bulaştığı için polisle devamlı sorun yaşayan Uxbal, bir yandan hastalıkla boğuşurken diğer yandan geçimini insan simsarlığı yaparak kazanıyor. Avrupa artık işsizlikle uğraşıyor. Yıllar önce kapılarını davetkârca açtığı göçmen işçilere yer yok oralarda. Yine de şansını deneyenler elbette var. Onlar da her türlü kötü koşula razı, istismara açık kaçak göçmenler. Sonrası trajedi…

Fabrikanın Kalbi (Corazón de Fabrica)

Arjantin’in önemli seramik fabrikalarından Zanon Seramik Fabrikası, işçiler tarafından işgal edilir. Kendi işadamları ve hükümetleri tarafından yağmalanmış, yoksullaştırılmış ülkede, patronları olmadan yeniden üretime başlayan işçiler artık özgürdür. Bir ütopya gerçeğe dönüşürken onları boykot edenlere karşı yılmadan savaşmak zorundadırlar. Arjantin’de 1999-2002 ekonomik krizinde kapısına kilit vurulan binlerce fabrikadan biri olan Zanon, işçiler tarafından işgal edilerek yeniden üretime başladı. 2008’de eski sahipleri kriz zamanı terk ettiği fabrikayı geri almak isteyince işçiler, fabrikanın kamulaştırılması için mücadeleye başladı ve ortaya bu belgesel çıktı.

Dünyanın Sahibi Kim? (Kuhle Wampe – Wem Gehört Die Welt?)

Sıradan bir Alman işçi sınıfı ailesine konuğuz. Weimar Almanyası’nda ekonomik sıkıntılarla ve işsizlikle uğraşan Bönike Ailesi, bir süre sonra evlerini boşaltıp Berlin civarındaki Kuhle Wampe denilen çadır kente taşınacaklar. Kuhle Wampe boş mide anlamına da geldiği için kampın adı bile manidar. Bertolt Brecht’in Ernst Ottwald ile birlikte senaryosunu yazdığı ve bazı bölümlerini yönettiği film, sanatçının epik kuramının en iyi uygulamalarından biriydi. Film 1932’deki galasından dokuz ay sonra Nazilerin iktidara gelmesiyle devlet başkanını, adaleti ve dini aşağıladığı gerekçesiyle yasaklandı. Hatta Brecht ve filmin yönetmeni Dudow, ülkelerini terk etmek zorunda kaldı.

Grev (Stachka)

“Örgüt, işçi sınıfının her şeyidir. Kitle örgütleri olmaksızın, proletarya bir hiçtir. Örgütlenme, eylem birliğidir; akıllı müdahaledir” Lenin’in bu sözleri filmin de özetiydi aslında. Sergei Eisenstein’ın filmografisindeki ilk uzun metrajlı bu sessiz film, emekçileri haklarına sahip çıkmaları için sinema aracılığıyla uyandırmayı hedefledi. Çarlık Rusyası’nda bir fabrikadaki grev planları, işçiler arasındaki köstebekler sayesinde patronların kulağına gider. Bir işçi haksız yere hırsızlıkla suçlanınca kendini asar ve işçiler bunun üzerine direnişe başlar. Baştaki grev heyecanı yavaş yavaş kan kaybederken, sistemin tüm bileşenleri de grevcileri durdurmak için işbirliğine başlar.

Bisiklet Hırsızları (Ladri Di Biciclette)

Tekniği ve estetiği açısından İtalyan Yeni Gerçekçilik Akımı’nın simgelerinden kabul edilen Bisiklet Hırsızları’nda kamera sokağa indi ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra yana yakıla iş arayan bir emekçiye çevirdi yüzünü. Roma’nın banliyölerinden birinde yaşayan ve geçim derdi ile boğuşan Antonio Ricci iki yıldır işsizdir. Oğluna bakmak ve karnını doyurmak için iş bulma kurumunun kapısını aşındıran Antonio, nihayet bir gün afiş asma işi bulur. Ama kurumun bir koşulu vardır. Bu göreve talip olanların bisikleti olmalıdır. Baba oğul güç bela bir bisiklet edinirler. Bu bisiklet bir süre sonra çalınır. Ama ekmek teknelerinin çalınması ile dertleri bitmeyecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir